Saat beşte kalkan CEO hikâyeleri ilham vermiyor; suçluluk üretiyor. Verimlilik, ritüelde değil; neyi yapmamaya karar verdiğinizde saklı.
Bu hikâyelerin kurgusu hep aynı: soğuk duş, meditasyon, günlük, spor, limonlu su. Sonra da cümlenin can alıcı kısmı: "Başarımı buna borçluyum." İşte tam orada bir el çabukluğu var. Sebep ile sonuç, sessizce yer değiştiriyor. O CEO saat beşte kalkabiliyor; çünkü sabah trafiğine girmiyor, çocuğu okula bırakmıyor, gelen kutusunu bir asistan ayıklıyor. Rutin, başarının sebebi değil; çoğu zaman başarının satın aldığı bir lüks. Biz ise sonucu taklit edip sebebe ulaşmayı umuyoruz. Kralın tacını takınca kral olunacağını sanmak gibi.
Pazarlamacı gözüyle bakınca manzara daha da netleşiyor; çünkü sabah rutini artık bir ürün. Hem de iyi paketlenmiş bir ürün: adı var, adımları var, kahramanları var, "yirmi bir günde" vaat eden takvimi var. Satılan şey verimlilik değil; kontrol duygusu. Hayatın karmaşasına karşı, en azından sabahın ilk saatini yönetebildiğiniz hissi. İhtiyaç gerçek, his değerli; itirazım oraya değil. İtirazım, formülün evrensel diye satılmasına. Başka birinin hayatına ölçülmüş bir elbiseyi giyip bol geldiğinde kendinizi suçlamanız isteniyor. Elbise dar ya da bol değil; sadece başkasının.
Suçluluk kısmı, işin en az konuşulan tarafı. Beşte kalkamayan insan, yediye kadar sadece uyumuş olmuyor; iki saatlik bir "geride kalmışlık" borcuyla uyanıyor. Verimlilik kültürünün tuhaf matematiği bu: gün, daha başlamadan eksiye düşüyor. Halbuki yorgun bir zihnin erken kalkması, bozuk bir hesap makinesini erken açmak gibi; süre uzuyor, sonuç değişmiyor. Üretkenlik saatle değil, enerjiyle çalışıyor ve enerjinin saati kişiden kişiye değişiyor. Gece üretenler sabahçı olmaya zorlandığında ortaya çıkan şey disiplin değil; bitkinliğin düzenli hâli.
Peki rutin tamamen boş mu? Hayır; ama sırası yanlış anlaşılıyor. Rutin bir girdi değil, çıktı. Neyin önemli olduğuna gerçekten karar vermiş insanın günü kendiliğinden bir düzene oturur; çünkü artık her sabah yeniden karar vermesi gerekmez. Sıra şurada bozuluyor: insanlar netlikten önce düzeni kurmaya çalışıyor. Neye evet diyeceğini bilmeyen, güne meditasyonla da başlasa, ilk telefonda savrulur. Beşte kalkıp başkasının önceliklerine çalışmak, en pahalı erken kalkma biçimi. Verimlilik dediğimiz şey, ajandaya bir şey eklemekle değil, ajandadan bir şey silmekle başlıyor. Hayır demek, bilinen en eski üretkenlik tekniği ve tek kuruşa satılamadığı için kimse pazarlamıyor.
Bir de şunu fark ettim: en verimli tanıdıklarımın hiçbirinin anlatacak bir rutini yok. Sorduğunuzda omuz silkiyorlar; "kalkıyorum, çalışıyorum" gibi cevaplar. Çünkü onların düzeni gösterilecek bir performans değil, görünmez bir altyapı. Rutinini en çok anlatan insanların en az iş üretiyor olması tesadüf değil; vitrine konan şey, çoğu zaman depoda olmayan şeydir. Bunu markalardan biliyoruz: kalitesini en yüksek sesle anlatan, genellikle kalitesinden en az emin olandır.
Sonunda mesele dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: form taklit edilebilir, öz taklit edilemez. Limonlu su içilebilir, beşte kalkılabilir, günlük tutulabilir; bunların hepsi formdur. Öz ise şu iki sorunun cevabı: Neyi yapmayacağım ve neden? Bu iki cevabı olan insanın saati önemsizleşir; olmayan insanın ise hiçbir saati yetmez.
Çünkü mesele kaçta uyandığınız değil; neye uyandığınız.